Simplicity

"Simplicity is not a simple thing."
"Basitlik basit bir şey değildir."
Charlie CHAPLIN

24 Şubat 2017 Cuma

HALKA AÇIK TELEFON SOHBETİ (SEYR-İ MÜLKİ -10.01.2017)

Sabah Kızılay'dan havaalanına giden otobüse bindiğimde doğrusu bir kişinin bu kadar rahatlıkla, telefonda ve bağırarak anlattığı özel, iş, siyaset vb ilişkilerine muttali olmayı beklemiyordum.
Diyarbakır şivesiyle ve oturduğumuz arka sıralardaki koltuklardan şöförün de duyacağı bir tonla anlattıkları sayesinde Rusya'daki şirketin durumu, Ankara'da hangi bürokratın hangi siyasiyle arasının sıkı fıkı olduğunu, dün kimleri ziyaret ettiğini, gece hangi işkembecide çorba içtiğini ve otele vardığında ne kadar yorgun olduğunu öğrendik.
Arada böğrüne dirsek atarak uyardığı yanındaki arkadaşını da olaya katmak için telefondakine sordu:
"-Yanımda kim var biliyor musun?"
Karşıdaki Ankara'nın nüfusunu dikkate aldığımızda şansının beş milyonda bir olduğunu söylemiş olmalı ki ona ipucu da verdi:
"-Yok lo; bu hemşerimiz!"
Karşıdaki bunun nereli olduğunu unutmuş olmalı ki ipin ucunu biraz daha uzattı:
"-Diyarbakırlı oglım!"
Bilememiş olmalı ki artık adını söyledi yanındakinin. Beş on dakika sonra kapattı telefonu ve yanındakine telefonda iş ortağıyla konuştuğunu söyledi. Ortağının çok dürüst, duygusal ve hassas biri olduğunu, hemencecik ağladığını, bu kadar içten birinden kötülük gelmeyeceğini anlattı. Şirketin yönetimini de tamamen ona bırakmıştı.
Yanındaki ortağının adını sordu. O da filan kişi dedi.
Yanındaki şaşırarak "O mu ortağın? Bilirim ben onun duygusallığını, hassaslığını" dedi. "Benim de ortağımdı. Şimdi hem ben hem anam ağlıyor onun yüzünden!"
Telefondaki havaalanına kadar çıt çıkarmadı. Muhtemelen çok uzun bir süre de konuşamayacaktır, riskleri düşünmekten!

ACELECİ (SEYR-İ MÜLKİ - 13.01.2017)

ACELECİ (SEYR-İ MÜLKİ - 13.01.2017)

İstanbul Atatürk Havaalanı... 
Uçağa geçiş için son kontroldeyiz. Nereye giderse gitsin bütün yolcular yan yana dizili kontrol noktalarından geçiyor. Vakit biraz daraldı, yaklaşık yarım saat var kalkışa. Binişlerin başladığını ekrandaki "uçağa gidiniz-boarding" yazılarından anlıyoruz.
Önümde 4 kişi var, biri arada çıkarıp x-ray cihazından geçmesi için tepsiye koyduğu saate bakıyor ama sakin. Benden sonra da 4-5 kişi var; yani çok kalabalık değil.
Tam bu sırada nefes nefese kalmış, daha rahat koşmak ve nefes alabilmek için olsa gerek gömleğin üst düğmesini açmış ve boynunda takılı kravatı oldukça gevşetmiş, hafif kilolu, bir elinde küçük çantası, diğerinde paltosuyla memur olduğunu düşündüğüm biri sıradakileri geçerek en öne vardı:
"-Uçağım kalkıyor, izin verin geçeyim" dedi.
Sık sık saati kontrol eden adam birden parladı:
"-Geç kardeşim sıraya, hepimizin uçağı kalkıyor!"
Bu tepkiye diğeri de sert tepki verdi. Derken güvenlik devreye girdi, araladı. Sıradaki bizlerden izin alınarak acelesi olanın geçmesi sağlandı. Ondan iki kişi sonra da "saatçi" geçti. Biraz sonra da ben geçtim ve Ankara uçağı biniş salonuna vardım, kimse yok, bileti okutup uçağa geçtim. Ön kapıdan arkaya doğru ilerlerken baktım "aceleci memur" 7. sırada oturuyor. Ve tam arkasında da "saatçi!"
Benim yerim de 9. sıradaki cam kenarı.
Üçümüz de arka arkaya sıralandık. Meğer hepimiz Ankara'ya uçuyormuşuz.
Yalnız "aceleci" hala zor soluyor, "saatçi" de burnundan soluyordu

HATALIYSAM... (SEYR-İ MÜLKİ - 14.01.2017)

HATALIYSAM... (SEYR-İ MÜLKİ - 14.01.2017)
İstanbul... Dün...
Havaalanına gitmek için metrodayım. 
Ahmet Emminin bahçesinden elma çalıp kaçarken iğde dallarına takılıp yırtık yırtık olmuşa benzeyen pantolonlarıyla ve bu kış günü üzerlerine giydikleri, yıkanmış da çekmiş hissi veren yelekleriyle herkesin dikkatini çeken iki genç kız...
Karşı tarafta "keven saçlı", reklamlardaki "bonus"a benzeyen bir genç...
Kızlar delikanlıya doğru bakıp kendi aralarında konuşup kıkırdaşıyorlar...
Delikanlı ilgi odağı olmanın verdiği hoşluk ile "acaba bende komik bir şey mi var?" şüphesi arasında gidip geliyor...
Bir süre sonra delikanlı durakta inmek üzere -kızlara son bir bakış attıktan sonra- kapıya doğru yönelince sırtı bize döndü ve kızların neden güldükleri anlaşıldı.
Sırt çantasına kağıttan bir şerit yapıştırılmış ve üzerinde de "Hatalıysam ara: 05432.." yazısı okunuyordu.
Bunu gören bir kaç kişi daha gülümsedi ama kimse delikanlıyı uyaramadı. 
Durakta indi...
Kağıt şerit sallanıyordu sırtında.
Arkadaşları saçlarını kıskanmış olmalı!

SAZ TELİ (SEYR-iMÜLKİ -15.01.2017)

SAZ TELİ (SEYR-iMÜLKİ -15.01.2017)
Arabada TRT TÜRKÜ dinliyorum.
Bir türküden diğerine geçerken sunucu kızımız arada hap niteliğinde kısacık bilgiler veriyor.
Tam şu anda dedi ki "Türküler bir yerden başka yere taşındığında formatı, söylenişi değişir. Biz buna "VARYANT" adını veriyoruz."
Türkün müziği türkünün türlerini anlatmak için Türkçe bir kelime bulamayıp "varyant"ı bulanlar... Ben de sizi Allah'a havale ediyorum!
Geçenlerde saza tel alırken
"-Abi bu Avrupa tel, daha iyi ama biraz pahalı" diyen sazcı sorduğum,
"-Saz bizim, türkü bizim; Avrupa nereden biliyormuş saz telini?" sorumun cevabını düşünüyor hala!
Özenelim bakalım!

ANERŞİT! (SEYR-İ MÜLKİ - 16.01.2017)

ANERŞİT! (SEYR-İ MÜLKİ - 16.01.2017)
Ankara-İstanbul treni... Karşı koltuğa oturan saçı sakalı karışık, gözleri kakülleri arasından arada görünüp kaybolan ve kılık kıyafetine bakıp sadaka veresiniz gelen genç ortak kullanacağımız masayı öyle güzel düzenledi ki şaşırmamak mümkün değil!
Boyutları en fazla 80x100 cm olan masanın kendine düşen 1/4'üne önce büyükçe bir dizüstü bilgisayar, yanına bir defter, defterin üstüne bir kalem koydu.1/4'ün 3/4'ünü kaplayan bilgisayar dışında, kalan 1/4'lük alana elinde getirdiği ağzı kapalı plastik bardaktaki kahvesini diğer yana, pet şişe suyu ve bisküviyi kahvenin önüne, cep telefonunu bilgisayarın benden tarafına, önceden fişe taktığı şarj cihazının toplanmış kablolarının olduğu yere bıraktı.
 Masanın 1/4'lük kısmı 4/4'lük dolmuştu. Yan kısmı ve bizim önümüz boş olduğu halde hiç rahatsızlık vermeyecek şekilde kendi sınırları içinde hareket ediyordu.
Doğrusu "anerşit" görünümlü genç şaşırtıyordu.
Kulaklığını çıkarttı ve açılması için önceden düğmesine bastığı bilgisayara takmak için uzandığında bir türkü başlamıştı bilgisayarın müzik çalarından:
"Dünya umuruna meylini verme
Sen de kurtulmazsın ecel elinden
Ben filanım diye göğsünü germe
Sen de kurtulmazsın ecel elinden"
Sonra kulaklığı taktı, gözlerini kapattı, derviş gibi hafiften sallanmaya başladı...
Haftaya okkalı bir dersle başladık!

BİR KIŞ YOLCULUĞU (SEYR-İ MÜLKİ - 17.01.2017)

SEYR-İ MÜLKİ (17.01.2017)
BİR KIŞ YOLCULUĞU
Yıl 1994... Mevsim kış... Mersin'den Kayseri'ye gidiyoruz otobüsle. Sahildeki ılıman hava Tarsus sınırlarını geçerken soğumuş Pozantı'dan sonra artık karlar görülür olmuştu.
Bu güzergah Faruk Nafiz ÇAMLIBEL'in meşhur HAN DUVARLARI şiirinde geçen güzergahın başları idi:
"Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı
Bir dakika araba yerinde durakladı..."
Kıvrım kıvrım yolları geçerek Ulukışla yol ayrımından döndük... Yollar artık buz idi. Otobüs sabit bir hızla tırmanmaya başladı yokuşu...
"Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya."
Ara not: Karlı buzlu yolda aracın hızıyla oynamamak gerek. Kurulu düzeni bozmak gibi olur sonuç: Ya kayar, ya patinaja (badanaj) geçer, ya bir şey olur. Aklınızda olsun. Sabit ve makul bir hızla, 2 veya 3.vitesle seyretmek lazım.
Bizim otobüs böyle giderken önündeki otomobil sürücüsü yukarıda yazdığımı okumamış olmalı ki birden patinaj yapmaya başladı. Çok yaklaşmıştık otomobile. Otobüs sollamak istedi ama karşıdan gelen arabayı da görünce mecburen durdu, otomobile çarpmamak için. Yolcular ve muavin inip öndeki otomobili ittiler, o gitti. Ancak bizim otobüs mümkün değil kalkamıyor yerinden. Buzda boşta dönüyor teker, hasbelkader dişi tutsa biraz asfaltı söküyor ama yine de kalkamıyor. Yırtıyor yeri... Ama nafile.
"Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına."
Çaresiz, geri geri ve ağır ağır yokuşu inmeye başladı şoför ki düzlüğe inip hızlanabilsin. Yaklaşık bir kilometre gitti böyle. Durdu ve ileri vitese attı, ama yine tam istediği gibi ileri atılmıyor koca araç. Dediler ki bütün yolcular arkaya yığılsın ki arka tekere yük binsin, dişi tutsun. Öyle yaptık. Tekerin dişi asfalta kadar iniyor ama yine tam hareket yok.
Muavin bize "siz arkada yığılı durun, ben tekerin altına battaniye atacağım" dedi ve o soğukta ince bir kıyafetle indi araçtan. Pencereden görüyorum, bagajdan çıkardığı bir battaniyeyi arka tekerin önüne serdi ve şoföre işaret etti sür diye. Şoför hafiften gaza bir bastı ve teker battaniyeyi aldığı gibi geriye fırlattı ancak biraz da kıpırdamıştı otobüs. Cevval muavin hemen yeniden serdi battaniyeyi önüne tekerin, yine fırlattı teker ve muavin yeniden toplayıp serdi. Bu arada teker buzda boşa dönüyor ama battaniye atınca azıcık ilerliyordu.
İş inada binmişti... Teker fırlatıyor muavin yeniden seriyor, teker fırlatıyor, muavin yeniden seriyor; azıcık hızlanıyoruz, muavin seriyor, teker fırlatıyor, sıra kime gelirse kendinden bekleneni yapıyordu... Derken patinaj yapmadan ilerlemeye başladı otobüs ve biraz sonra ikinci vitese geçti...
Evet ilerliyorduk, herkeste bir sevinç, şoföre, ustalığına övgüler... Ama asıl muavinin fedakarlığı alkışlanıyordu ki biri bağırdı yolculardan:
"Muavin dışarıda kaldı. Binemedi arabaya!"
Hayda!
Şoför de o karmaşada onu fark edememişti ve geriye doğru baktık ki muavin elinde battaniye koşup duruyor ama bizim durmamız mümkün değil. Biraz sonra o da bıraktı koşmayı zaten ve artık yırtılmış olan battaniyeye sarıldı, bize sırtını döndü ve yokuşun başladığı yere doğru geri gitmeye başladı. Şoför "bir arabaya biner gelir, duramam" diyordu, bir yandan gözü yolda.
Muavin artık görünmez olmuştu, biz de belli bir hızda gidiyorduk. Yokuş olduğu yetmezmiş gibi ileride keskin bir de viraj vardı, şoför en çok oradan korkuyordu.
"Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar"
Arabadakilerin maneviyatı güçlenmiş, ilahi düzenin sahibini sorgulayanlar tövbeye gelmiş, buradan sağ çıkılırsa kesilmesi vaat edilen kurban sayısı 30-40'ı bulmuştu. Şoförün korktuğu viraja varınca artık sesli dualar, tekbirler duyuluyor, kadınların en yakınlarındakilere sımsıkı sarıldığı görülüyordu. O virajı da geçtik ve önümüzde uzayan yokuşta tırmanmaya devam ettik.
Artık yokuşun başı görülüyordu, şartlar sebebiyle artık kader ortağı olmuş ve aralarındaki resmiyet kalkmış olan yolcuların hepsinde bir rahatlama, şükür ifadeleri, şakalaşmalar, sesli gülemeyenlerde gülümsemeler...
Tam yokuşu bitiryorduk ki tekerlerinde zincir takılı bir kamyon sollamaya geçti bizi; yanımızdan çok hızlı geçemediği için biz de kamyonu izliyorduk; birden gördük ki kamyonun şoför mahallinin yolcu kısmında bizim muavin oturuyor. Yolculardan onu fark edenler ona el sallıyor, alkışlıyorlardı. Muavin de camı indirdi ve muzaffer bir edayla battaniyeyi çıkarıp salladı bize doğru.
Yalnız tam otobüs şoförünün hizasına gelince battaniyeyi değil yumruğunu sallamaya başladı.
Şoför "çocuk kızmış bize herhalde, yokuşun başında iner kamyondan biz de alır devam ederiz yolumuza" dedi ön koltuklardakilere.
Biraz sonra yokuş bitmiş, önümüzde Faruk Nafiz'in dediği düzlük başlamıştı:
"Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi."
Muavini götüren kamyon uzaklaşmış, artık bir nokta gibi görünüyordu ufukta, ama görünürde muavin yoktu... Yokuş bitmiş, kamyon gitmişti ama muavin yoktu...
Şoför kafayı iki yana sallayıp gülümsedi kendi kendine... "Deli çocuk" diyordu, "deli çocuk, alırız bir battaniye, ne var o kadar kızacak.."
O sallanan yumruğun sebebi anlaşılıyordu artık...
"Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu? "
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi: "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende! "

ÇİN MALI (SEYR-i MÜLKİ - 18.01.2017)

SEYR-i MÜLKİ 18.01.2017
ÇİN MALI
2011 yılı...Mayıs ayı olmalı... İngiltere'deyiz bir proje kapsamında. Londra'nın meşhur alışveriş caddesi Oxford Street'e açılan ara sokakların birinde telefon aksesuarları satan bir işyerine girdim.
Tezgahtar konuşkan bir "çekik gözlü". Bizim gözde çekik biraz; ya ondan hemşeri görmüş olmalı ya da gözüne kestirdiği için (Kayserili olduğumu söylememiştim) adam birden "Kayserili tezgahtar" moduna geçti... Anlatıyor da anlatıyor. Neredeyse "iç bir yeşil çayımızı gadasını aldığım, malı da almazsan alma" diyecek!
Satacak illa.
En sonunda dedim ki "alacağım ama doğru söyle bu Çin malı mı, yoksa o markanın orijinal üretimi mi?"
Tezgahtar birden kahkahayı bastı: "Artık her şey Çin malı mister; ben bile Çin üretimiyim!"
Çin mallarının hepsi çakma değil demek ki, dürüst olanları da varmış! Bu "mal"ın samimiyetinden dolayı o "malı" aldım.